Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak diyarlarda büyük bir krallık varmış. Bu krallıkta iyi kalpli, zeki bir prens yaşarmış.
Prens, artık evlenme yaşına gelmiş. Ancak… sıradan biriyle değil, gerçek bir prensesle evlenmek istiyormuş.
Bir gün annesi kraliçe ona:
Oğlum, artık bir eş bulmanın zamanı gelmedi mi? demiş.
Prens düşünceli bir şekilde:
Elbette anne. Ama… evleneceğim kişinin gerçek bir prenses olduğundan emin olmak istiyorum. demiş
Kraliçe gülümsemiş.
Dünyada pek çok prenses var. Eminim istediğin gibi birini bulursun.
Prens düşüncelerindeki o prensesi bulmak için ertesi gün uzun bir yolculuğa çıkmış.
Aylar boyunca ülkeden ülkeye dolaşmış.
Birinci krallıkta çok gösterişli bir prensesle tanışmış. Genç kız sürekli aynaya bakıyor ve saatlerce saçlarını düzeltiyormuş.
Prens ona:
Halkın için en çok ne yapmayı seversin? diye sormuş.
Prenses şaşkınlıkla:
Halk mı? Ben genellikle kendi taç koleksiyonumla ilgilenirim” demiş.
Prens bunun üzerine yoluna devam etmiş.
İkinci krallıkta çok zengin bir prensesle karşılaşmış. Ancak genç kadın saraydaki hizmetkârlara çok kaba davranıyormuş.
Prens kendi kendine:
Gerçek bir prenses yalnızca güzel elbiseler giymez, aynı zamanda nazik olur” diye düşünmüş.
Üçüncü krallıkta ise son derece bilgili bir prenses varmış. Fakat o da herkesi küçümsüyor, sürekli başkalarının hatalarını yüzüne vurup dalga geçiyormuş.
Prens yine aradığını bulamamış.
Böylece aylar yılları kovalamış. Prens dünyanın dört bir yanını gezmiş ama kalbinin “işte bu!” dediği kimseyle karşılaşamamış.
Sonunda üzgün bir şekilde sarayına geri dönmüş.
Bir sonbahar gecesi gökyüzü aniden kararmış.
Rüzgâr ağaçları eğip büküyor, şimşekler göğü yarıyormuş. Yağmur damlaları sarayın pencerelerine öyle sert vuruyormuş ki içeridekiler bile ürküyormuş.
Tam herkes uyumaya hazırlanırken…
TAK TAK TAK!
Saray kapısı şiddetle çalınmış.
Hizmetkârlar korkudan birbirlerine bakmışlar.
Bu havada kim dışarıda olabilir?
Sonunda yaşlı kralın muhafızı cesaretini toplayıp kapıyı açmış.
Kapının önünde genç bir kadın duruyormuş.
Üzerindeki elbise tamamen ıslanmış. Saçlarından sular damlıyor, ayakkabılarının içi su dolmuş. Soğuktan titriyormuş.
Ama gözleri pırıl pırıl parlıyormuş.
Genç kadın nazikçe eğilmiş.
İyi akşamlar. Ben uzak bir ülkeden gelen bir prensesim. Fırtınaya yakalandım. Bu gece burada kalabilir miyim?
Kral, hemen onu içeri davet etmiş.
Genç kadın sıcak çorbasını içerken kraliçe onu dikkatle izliyormuş.
Kadının davranışları son derece zarifmiş. Hizmetkârlara teşekkür ediyor, yere düşen peçetesini bile hizmetçilerin almasını beklemeden kendi alıyormuş.
Kraliçe yine de emin olmak istemiş.
Çünkü yıllar boyunca pek çok kişinin prenses olduğunu iddia ettiğini görmüş.
Gece herkes odalarına çekildiğinde kraliçenin aklına ilginç bir fikir gelmiş.
Depodan küçücük bir bezelye tanesi getirmiş.
Yatağın üzerindeki tüm şilteleri kaldırmış.
En alta bezelyeyi koymuş.
Sonra bir şilte…
Bir tane daha…
Bir tane daha…
Tam yirmi şilte yerleştirmiş.
Ardından üstlerine yirmi tane yumuşacık kuştüyü yorgan sermiş.
Yatak artık küçük bir kuleye benziyormuş.
Kraliçe işini bitirince gülümsemiş.
Bakalım sabah ne olacak, diye fısıldamış kendi kendine.
Genç kadın yatağı görünce şaşırmış.
Aman tanrım, ne kadar yüksek bir yatak!
Merdiven yardımıyla yatağa çıkmış.
Yorganı üstüne örtmüş.
Ama ne kadar dönse de rahat edemiyormuş.
Sağına dönmüş.
Soluna dönmüş.
Yastığını çevirmiş.
Ayağını uzatmış.
Battaniyeyi düzeltmiş.
Fakat… bir türlü uyuyamamış.
Sanki yatağın içinde küçücük ama rahatsız edici bir şey varmış.
Ertesi sabah kahvaltı masasında herkes genç kadına bakmış.
Kraliçe gülümseyerek sormuş:
Sevgili kızım, gece rahat uyudun mu?
Genç kadın gözlerinin altındaki hafif morlukları göstererek:
Açıkçası pek iyi uyuyamadım.
Yatağımın içinde sanki sert bir şey vardı. Gece boyunca dönüp durdum. Neredeyse hiç uyuyamadım.
Masadakiler birbirlerine bakmış.
Kraliçe heyecanla:
Gerçekten mi?
Evet. Üstelik bugün hâlâ sırtım ağrıyor.
O anda kraliçe ve kral gülümsemeye başlamış.
Prens ise durumu tam anlamadığı için şaşkınlıkla annesine bakmış.
Kraliçe:
Yirmi şiltenin ve yirmi kuştüyü yorganın altında duran küçücük bir bezelyeyi hissedebilen biri sıradan biri olamaz, demiş.
Ancak prens biraz düşünmüş.
Sonra genç kadına dönmüş.
Sana bir soru sorabilir miyim?
Elbette.
Bu kadar rahatsız olmana rağmen neden hiç şikâyet etmedin?
Genç kadın gülümsemiş.
Çünkü bana yardım eden insanlara karşı saygısızlık etmek istemedim. Herkes beni çok güzel ağırladı. Bir gecelik ufak rahatsızlık için onları üzmek istemedim.
Bu cevap prensin kalbine dokunmuş.
O an anlamış ki aradığı gerçek prenses buydu.
Nazik…
İnsanlara saygı göstermesini bilen..
iyiliğe iyilikle karşılık veren……
Prensin evlilik teklifini kabul etmesinin ardından kısa bir süre sonra prens ve genç prenses büyük bir düğünle evlenmişler.
Krallıkta günlerce süren kutlamalar yapılmış.
Prens, o bezelye tanesini güzel bir cam kutunun içine saklamış. Çünkü bu bezelye tanesini, kalbindeki gerçek prensesi bulmasını sağlayan önemli bir simge olarak görüyormuş.
Ayrıca… kutunun üzerinde de şunlar yazıyormuş:
“Gerçek asalet, taçta değil; insanın kalbindedir.”
Ve prens ile prenses uzun yıllar boyunca halklarına sevgiyle hizmet etmiş, mutlu ve huzurlu yaşamışlar.
Gökten üç elma düşmüş…
Biri bu masalı anlatana,
Biri dinleyene,
Biri de kalbindeki iyiliği hiç kaybetmeyene…







Bir yanıt yazın