Karlar kraliçesi

karlar kraliçesi

Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken…

Dünyada kötülükle beslenen karanlık ruhlar yaşarmış. Bu ruhlar bir gün öyle bir ayna yapmışlar ki, bu aynaya bakan herkes iyiyi kötü, güzeli çirkin görmeye başlarmış. En masum şeyler bile bu aynada korkunç görünürmüş.

Kötü ruhlar aynayı alıp dünyayı dolaşmışlar. Hırsızları kahraman, zalimleri iyi, iyileri ise suçlu gibi göstermişler. Dünya yavaş yavaş tersine dönmeye başlamış.

Ama bir gün, aynayı gökyüzüne çıkarıp her şeyi daha da bozmak isterlerken, ayna aniden titremeye başlamış… Kahkahalar atarak ellerinden kaymış ve yere düşüp milyonlarca parçaya ayrılmış.

Bu parçalar dünyanın dört bir yanına savrulmuş.

Bazı parçalar insanların gözlerine girerek onların her şeyi çirkin görmesine neden olmuş. Bazıları kalplerine saplanmış ve kalplerini buz gibi soğuk, duygusuz hale getirmiş.

İşte o zamanlarda, büyük bir şehirde Kay ve Gerda adında iki yakın arkadaş yaşarmış.

Bir kış günü, Kay pencereden dışarı bakarken kocaman bir kar tanesi görmüş. Kar tanesi büyümüş, büyümüş ve sonunda baştan aşağı beyazlar içinde bir kadına dönüşmüş: İşte o Karlar Kraliçesi‘ymiş.

Kadın Kay’a bakıp hafifçe gülümsemiş… Sonra da kaybolmuş.

Bahar gelince Kay ve Gerda yine birlikte vakit geçirmeye başlamış. Ancak bir gün, rüzgârla savrulan ayna parçalarından biri Kay’ın gözüne, diğeri kalbine saplanmış.

O günden sonra Kay değişmiş.

Artık eskisi gibi nazik ve neşeli değilmiş. Her şeyi kötü görmeye başlamış, Gerda’ya bile sert davranır olmuş. Kalbi adeta buz kesmiş.

Aradan zaman geçmiş… Tekrar kış gelmiş.

Bir gün Kay, kızakla kayarken Karlar Kraliçesi tekrar ortaya çıkmış.

“Üşüyor gibisin, gel seni ısıtayım.” demiş.

Kay, Kraliçe’nin yanına gitmiş. Karlar Kraliçesi asasını onun kalbine dokundurmuş, ve o an Kay her şeyi unutmuş.

Kraliçe onu alıp buzdan sarayına götürmüş.

Kay ortadan kaybolunca herkes onun öldüğünü sanmış. Ama Gerda buna inanmamış.

Bir sabah, ayakkabılarını giyip Kay’ı bulmak için yola çıkmış.

Gerda’nın Uzun ve zorlu yolculuğu başlamış…

Bir nehir onu sürükleyerek büyük bir kiraz bahçesine götürmüş. Bahçedeki çatısı kamıştan yapılmış bir kulübede tuhaf görünümlü yaşlı bir cadı yaşıyormuş.

Gerda, cadıya Kay’ı aramak için çıktığı yolculuğu anlatmış. Cadı, Gerda’nın içindeki sıcaklığı, neşeyi ve sevgiyi fark etmiş. Uzun zamandır yalnız olan cadı, bu küçük kızın gitmesini istememiş.

Onu incitmeden yanında tutmanın bir yolunu düşünmüş.

Ertesi gün, Gerda’nın saçlarını okşarken gizlice bir büyü yapmış. Bu büyü, Gerda’nın Kay ile ilgili anılarını yavaş yavaş silmiş. Ayrıca bahçedeki tüm gülleri de görünmez yapmış. Çünkü güller, Gerda’ya Kay’la olan geçmişini hatırlatabilecek en güçlü şeymiş.

Günler geçmiş… Gerda artık Kay’ı hiç hatırlamaz olmuş. Cadıyla birlikte mutlu gibi görünüyormuş ama kalbinin derininde bir eksiklik hissi varmış.

Bir gün Gerda, cadının şapkasında işlenmiş kırmızı gülleri fark etmiş.

O an kalbi birden hızla çarpmaya başlamış.

“Güller…” diye fısıldamış kendi kendine.

Güller ona bir şeyi hatırlatıyormuş.

Bir pencere… Küçük bir bahçe… Ve yanında gülen bir çocuk…

“Kay!”

Bir anda her şey zihnine geri dönmüş. Büyü bozulmuş.

Gerda bahçedeki güllere koşmuş ve sormuş:
“Kay nerede?”

Güller nazikçe sallanarak cevap vermiş:
“Bilmiyoruz… Ama hâlâ yaşıyor.”

Gerda’nın gözleri dolmuş. Artık her şeyi hatırlıyormuş.

Cadının onu burada tutmak istediğini anlamış.

Ve o anda kararını vermiş:

Kay’ı bulmak için yoluna devam edecekti.

Bu yüzden gizlice cadının yanından kaçmış. Sonbaharın son günleriydi. Gerda çıplak ayaklarıyla uzunca yol gitmiş… ama kalbindeki güç onu ayakta tutuyormuş.

Kış gelmiş, kar her yeri kaplamış.

Gerda yolculuğu sırasında bir kuzgunla karşılaşmış. Kuzgun ona yakınlardaki bir sarayda bir prensin sarayda yaşadığını söylemiş. Gerda onun Kay olabileceğini düşünerek umutlanmış ve saraya gitmiş… ama o Kay değilmiş.

Sarayın prensesi Gerda’ya üzülmüş ve yardım etmiş. Bir araba, sıcak kıyafetler ve yiyecekler vermiş.

Gerda yoluna devam etmiş… ama bu sefer de ormandaki haydutlar tarafından yakalanmış. Tam öldürülecekken, haydutların küçük kızı ona acımış ve onu kurtarmış.

Küçük kız, bir ren geyiğiyle birlikte Gerda’yı kuzeye göndermiş.

Gerda, bu buz gibi topraklardaki dondurucu rüzgârın soğuğuna dayanmış ve sonunda Karlar Kraliçesi’nin sarayına ulaşmış.

Saray tamamen buzdanmış. Sarayın tam ortasında buzdan bir göl varmış.

Kay orada, buz parçalarıyla “sonsuzluk” kelimesini oluşturmaya çalışıyormuş. Ama kalbi buz gibi soğuk olduğu için, ne kadar denerse denesin bunu başaramıyormuş.

Gerda Kay’ı görünce koşarak sarılmış… ama Kay tepki vermemiş.

Gerda duygulanarak ağlamaya başlamış.

Sıcak gözyaşları Kay’ın kalbine düşmüş… ve kalbindeki ayna parçasını eritmiş.

Sonra Gerda, Kay’ın eskiden en sevdiği şarkıyı söylemeye başlamış.

Bu sefer Kay da ağlamaya başlamış. Böylece gözyaşları gözündeki ayna parçasını da yok etmiş.

Artık her şey eskisine dönmüş.

Kay Gerda’yı tanımış… İki arkadaş birbirinin ellerinden tutarak sevinçten dönmeye başlamışlar.

Buzlar bile bu mutluluğa eşlik eder gibi çatırdamaya başlamış.

Kay artık özgürmüş.

Kay ile Gerda birlikte saraydan çıkmışlar. Ren geyiği hala dışarıda onları bekliyormuş.

Uzun bir yolculuktan sonra, ilkbaharın gelmesine az kala sağ salim evlerine dönmüşler.

Categories: ,

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir