Çok eskiden, bir ülkenin kralı insanlara karşı pek kibirliymiş; gösteriş yapmayı, övünmeyi çok severmiş. Bir gün aklına tuhaf bir fikir gelmiş:
“Ben zaten şanı ve şöhreti dört bir yana yayılmış bir hükümdarım. İpekler, atlaslar giymişim; dünyanın en güzel yemeklerini yemişim; görkemli sarayımda yaşamak artık çok sıradanlaştı. Neden bütün vezirlerimi, komutanlarımı yanıma alıp görkemli bir şekilde ülkeyi baştan başa dolaşmayayım ki? Böylece herkes benim ne kadar güçlü, zengin ve asil olduğumu görür, beni över ve alkışlar.”
Bunu düşünür düşünmez, derhâl emir vermiş. Saray görevlilerine, yolculukta gerekli olacak her şeyin hazırlanmasını buyurmuş. Giysi dairesinden en gösterişli elbiseler seçilmiş, ahırlardan en güzel atlar çıkarılmış. Kral, hepsini tek tek gözden geçirip en lüks kıyafetleri ve en heybetli atları ayırtmış. Mücevher ve değerli taşlarla süslü altın eyerli atına binmiş, vezirleri ve muhafızlarıyla birlikte görkemli bir alay hâlinde yola koyulmuş.
Yol boyunca herkese tepeden bakmış, kendini dünyanın en zengin, en asil insanı sanmış. İçinden “Bu dünyada kim benimle boy ölçüşebilir ki?” diye böbürlenmiş. Daha çok kişi onu görsün diye muhafızlara ilerlemeye devam etmelerini emretmiş.

Tam o sırada, alayın önünde garip görünümlü biri belirivermiş. Saçları dağınık, üstü başı perişanmış. Kralın atının önünü kesip dizginine yapışmış. Kral buna çok şaşırmış; çünkü sarayda kimse ona karşı çıkmaya cesaret edemez, halk ise ona yaklaşamazmış. Ama bu sefil adam nasıl olur da kralı durdurabilir?
Kral öfkeyle bağırmış:
— Çekil yolumdan! Sen ne cüretle benim atımın dizginine dokunursun?
Adam sakince konuşmuş:
— Sana söyleyeceklerim var.
Kral biraz yumuşamış:
— Her ne söyleyeceksen böyle kaba davranamazsın, bunun cezası ölümdür, demiş.
Adam kralı dinlememiş, tam tersine onu attan çekip indirmiş. Sonra kulağına eğilip fısıldamış:
— Ben Azrail‘im. Bugün ömrünün sonuna geldin, ruhunu almaya geldim.

Kralın yüzü bembeyaz kesilmiş. Az önceki kibirden eser kalmamış, titremeye başlamış. Korkuyla yalvarmış:
— Bari sarayıma dönüp kraliçemle, çocuklarımla vedalaşayım, vasiyetimi ileteyim.
— Hayır! Hemen benimle gelmelisin, demiş Azrail.
Böylece kralın ruhunu almış. Ruhsuz kalan beden yere yığılmış, bir daha kıpırdamamış.
Azrail yoluna devam etmiş. Bu kez dürüst, adil, alçakgönüllü, iyi yürekli bir adamın yanına gelmiş. Ona gülümseyerek demiş ki:
— Ben Azrail’im, Tanrı’nın emriyle ruhunu almaya geldim.
Adam hiç tereddüt etmemiş:
— Madem vaktim gelmiş, o hâlde yapacak bir şey yok. Şimdi hemen alabilirsin ruhumu.
Azrail sormuş:
— Peki, ruhunu nasıl alayım istersin?
Adam, önce yıkanıp güzel kokular sürünmek ve son bir kez ibadet etmek istediğini söylemiş. Azrail adamın isteğini kabul etmiş. Adam ibadet ederken Azrail ruhunu usulca almış.
Azrail, ikinci görevini de tamamladıktan sonra yeniden yola koyulmuş. Bu kez bir başka ülkenin kralına gitmiş.
Bu kral, halkına karşı pek zalimmiş; yoksul insanları acımasızca sömürür, mallarını gasp edermiş. Sarayında sayısız hazine, paha biçilmez eşya biriktirmiş. Lüks içinde yaşar, israf etmekten hiç çekinmezmiş. Halkın çektiği sıkıntıları hiç umursamaz, sadece kendi keyfi için yaşarmış.
Bir gün yine sofralar kurdurtmuş, aşçılarına en güzel yemekleri hazırlatmış. Sarayda herkes kralı memnun etmek için seferber olmuş. Kral, tahtında oturmuş, kendince “Ne mutlu bana! Dünyada tadına bakmadığım yemek kalmadı. Hayatımın sonuna kadar böyle yaşayacağım.” diye düşünürmüş.

Tam o sırada, Azrail sarayın kapısını çalmış. Kapıdaki muhafızlar karşılarında üstü başı perişan, saçı sakalı karışmış birini görünce öfkelenmiş:
— Sen kimsin ki, böyle rezil kıyafetlerle saray kapısına gelirsin? Belli ki dilencisin! Başını belaya sokmadan defol!
Ama Azrail hiç aldırmamış, kapıyı daha da sert çalmaya başlamış. Ses tüm saraya yayılmış. Muhafızlar öfkeyle bağırmış:
— Ne edepsiz adamsın! Krala böyle mi haber verilir? Bekle, ziyafeti bitsin de sana artan yemeklerden veririz.
Azrail sertçe karşılık vermiş:
— Boş lafı bırakın! Kralınıza söyleyin, hemen gelsin, ona önemli bir haberim var.
Muhafızlar sinirlenmiş:
— Senin gibi biri bizim kralımıza emir mi verirmiş?
Ama Azrail kararlıymış:
— Ben ölümüm! Tanrı’nın emriyle geldim. Kralınızı almaya geldim.
Bunu duyan muhafızlar dehşete kapılmış. İçlerinden biri titreyerek kralın yanına koşmuş. Kral, Azrail’in geldiğini duyunca önce dona kalmış, sonra sinirle:
— Onu buradan kovun! Gerekirse dövün, yarı canlı bırakın! demiş.
Ama Azrail, kapıyı daha sert çalmaya devam etmiş. Kral, sonunda Azrail’e kendisi yerine başkasının ruhunu almayı teklif etmiş. Azrail:
— Olmaz! Ben yalnızca kralın ruhunu alırım, demiş.
Kral, kurtuluş olmadığını anlayınca “Meğer iyiliğe iyilik, kötülüğe kötülük varmış. Ben de şimdi cezamı çekeceğim anlaşılan.” diye içinden geçirip ağlamaya başlamış.

— Meğer bu servet, bu para beni kurtarmayacakmış. Hepsi boşmuş! diye feryat etmiş.
Azrail, kralın ruhunu almış, bedeni yere düşmüş. Sarayda feryatlar kopmuş. Azrail ise arkasına dönüp:
— Onun başına gelecekleri bilseydiniz, daha da çok ağlardınız, demiş.
Ve sonraki görevlerini tamamlamak için yoluna devam etmiş…
Henüz yorum yok